yok

Bir anda başımıza gelen felaketlerden biriydi, hepimizin başına bir gün bir şekilde gelen ya da benim öyle olmasını umduğum… Sırf yalnız hissetmemek adına, daha da. Bach dinliyorum, kahve içiyorum, Ekrem benimle. İçimden duygular taşıyor, sızıyor, akıyor, patlıyor. Bazen duruluyor, bazen çağlıyor. Neden bir anda olduğunu biliyorum aslında, yine de soruyorum kendime. Anlaşamadık şu kendimle, keşke uyarsaydı önceden.

Yetersiz hissediyorum, kırgın, geç kalmış, özlemiş, yitirmiş. Olasılıklar dönüyor kafamda. Anlatamıyorum. Yaptığım tercihleri yapmamış olsaydım, ya da yapmadıklarımı yapma kararı alsaydım… Keşkeler değil, karar alabilmek için bir ders çıkarma süreci. Kimse bilmiyor içimi.

Uzun zaman sonra yeniden ‘çok yalnız’ hissediyorum. Benim kim olduğumu bilmiyorsun, beni okumuyorsun, beni görüyor musun? Az önce aklından geçtim belki, belki de yanından yine kaşlarımı çatmış hızlı adımlarla dalgın yürüyordum. Tanışmadık hiç, bir kahvemi bile içmedin. Evimi hiç görmedin, onu ben de görmedim suçlayamam seni. Ama hayallerim… Onlardan konuşabilirdik, senin hayallerin besleyebilirdi beni, öyle olsun isterdim. Beslemiyorsa da zamanla sığ bulurdum seni ve başka hayallere bir dokunurdum. ‘Zamanla’ diyorum, suçlayamazsın beni. Herkes gider, gitmeli. Hep bir mutlu son istiyorsun, terbiyesizce, bencilce. Vazgeçmelisin. Kuşlara özenmemeli, kuş olmamalısın. İnsansın. Okuyorsun. Yazıyorum.

Burda değilim. Beynim burda değil, bedenimi de çeksin istiyorum. İçimde hep bir yaşayamamışlık, eksiklik… Ne kadar olumsuzum değil mi diyorum, gülümsüyorum. Gece, kapkaranlık bir parkta, sokağın tek loş ışığına dönmüş yüzünü görüyorum. Sen gülümsemiyorsun. Gideyim istiyorum, sen gelme. Şiirler yok cebinde, şarap sevmiyorsun, gözlerin yüzümdeki lekelere takılmıyor, beni diğerleri gibi görmüyorsan neden bir sümbül ya da karanfil koklamıyorsun?

Geceleri çok düşünüyorum, gündüzleri de sık sık. Senin hakkında. Ben olunca sen varsın. Düşünmeden edemiyorum çoğu kez, bazen de geçiştiriyorum. Şimdi Salzburg’ta, bir kış gecesi, odada titreyen o loş ışıkta camdan dışarı bakıyorum. İnanamazsın. Görmüyorum ama gördüğümü sanıyorum. Görmediklerimi görsen, birlikte yürüsek o tepedeki kaleye doğru, sen de dönmek istemezdin bugüne. Üşüyorum mesela, ama koluma girilmesini sevmiyorum, omza el atılmasını da, elleri seviyorum. Yumuşak, şefkatli, rüya dolu elleri… Hırçın değil, aceleci değil, umursamaz değil. Benim düşünemediğim yerde, sen hayallerle besle beni istiyorum. O köprüden geçiyoruz, yüzün yok. Palton fevkalade. Nasıl güzelsin. Her hayalde değişiyor saçların ve rüzgar. Mozart’ı duyuyoruz. Neler söylüyorlar hakkında oysa çok seviyorum. Bu küçük kasabadan çıkıp aya çıksak yine onu duyarız diye düşünüyorum. Çay akıyor altımızdan, doğrusu çay doğru sözcük müdür onu bile bilmiyorum. Onun melodilerinin yüreğimin taştığı, sızdığı, aktığı, patladığı gibi kendini dinlettirdiği evine doğru yürüyoruz. Duruyorum.

Yalnız yürüdüğüme mutluyum. Oysa bu köprüyü geçemezdim tek başıma. Mozart’ın kahkasını duyamaz, tepedeki kaleden kim bakıyordur diye başımı kaldıramazdım.

Öylece beklerdim felaketin gitmesini, öylece, sessizce, tek başıma. Hayal kuralım demiştim, şarabım vardı, kitaplarım, mumlarım ve çiçeklerim. Reçelli ekmeği koyardım masaya, ben çok konuşurum, hiç sıkılmazdın.

Yüzün olsaydı, tanışsaydık, yorulurdun.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s